Hz. Nuh AS Hakkında Bilgi


Hz. Nuh AS Hakkında Bilgi

Hz. Nuh AS Hakkında Bilgi, Hz. idris in Metuşalih isminde bir oğlu vardı. Metuşalih, babasının bildirdiklerine tamamen uyan kamil bir mümindi. Meysaha adlı saliha bir hanımla evlendi. Bu evlilikten, ismi, Yemlek ve Lemk şeklinde de bildirilen Lamek dünyaya geldi. Lamek; doğumu, çocukluğu, yetişmesi ve gençliğinde, herkesin imrendiği bir hale sahip ve pek güzel, güçlü, kuvvetli idi. Muhammed aleyhisselamın mübarek nuru, Adem aleyhisselamdan beri temiz ana-babalardan geçerek ona ulaşmış, şimdi de onun yüzünde parlıyordu. Lamek, Kaynuş isminde saliha bir hanımla evlendi. Bu evlilikten de Hz. Nuh dünyaya geldi. Hz. Nuh, çocukluğunda ve gençliğinde, zahirde ve batında [görünüşte ve iç aleminde] çok güzel, pek mükemmel idi.

Bütün güzel sıfatları kendinde toplamıştı. Şeykl ü şemail, yani vücut görünüşü ile huy ve yaradılış bakımından Hazreti Adem’e çok benzerdi. Hz. idris, insanlara peygamber olarak gönderilip, onlara doğru yolu gösterdikten sonra, diri olarak göğe kaldırıldı. Bundan sonra ona tabi olup, yolunda bulunan ve Hazreti Adem ile Hz. Nuh arasında, çeşitli zamanlarda geldikleri de bildirilen Ved, Süva, Yegus, Yeuk ve Nesr isimlerindeki kıymetli alim zatlar Arap Yarımadası’ nın çeşitli yerlerine dağılarak, Hazreti İdris’in dinini yaymaya çalıştılar.

Bu alimler, çeşitli yerlerde dağınık vaziyette yaşayan insanların yanlarına, ayaklarına kadar giderek, onlara; doğru olan hidayet yolunu anlatıyorlardı. Bunun için bütün gayretlerini sarf ediyorlar ve hiçbir fedakarlıktan kaçmıyorlardı. Bu alimler, ahlak ve edeplerinin fevkalade olması, hep Allahü Teâlâ’dan, kıyametten, ahiretten anlatmaları ve dinleyenleri çeken tatlı sohbetleri ile gittikleri her yerde sevilip sayıldılar. Herkes bunları pek çok sevip, anlattıklarına inanıyor, onlara tabi oluyordu. Nihayet onlar da, birer birer vefat edip, ahirete göçtüler. Sevenleri kedere boğuldu ve kimse onları unutamadı.

Putperestliğin yayılması

Kavmin içinde bulunan bazı münafıklar, doğru iman sahiplerinin, vefat eden alimlere olan muhabbet ve bağlılıklarını istismar ettiler. Temiz iman sahibi insanları kandırabilmek için, sanki müminlerden imiş gibi göründüler. Onlara yaklaşarak dediler ki: – Bizler, bu kıymetli büyüklerimizin, alim zatların, vefatlarından bir müddet sonra unutulacağından ve nasihatlerinin tesirinin kaybolacağından ve dolayısıyla, insanların doğru yoldan ayrılacaklarından endişe ediyoruz. En iyisi, biz, bu alimlerin bulundukları yerlere birer alamet koyup, nişan diksek, hatta, bu alimlerimizin küçük birer timsallerini yapı p, evlerimizde bulundursak ne kadar güzel olur. Böyle yapınca, hem devamlı hatırlayarak onları unutmamış, hem de nasihatlerine uymuş oluruz. Hep birlik olalım ve bu hususu ihmal etmeyelim.

Münafıkların, kıymetli alimler hakkında gönül alıcı sözlerle müminlere yaklaşmaları, şeytanca maksatlarının o an için anlaşılmasına mani oluyordu. Onların bu düşüncelerinin arkasında putperestlik illetinin yayılması fikri yatıyordu. Yani münafıklar, insanlığı ebedi felakete, sonsuz azaplara sürükleyecek olan putperestlik, müşriklik zehirini şekerle kaplayıp, yaldızla süsleyerek, tatlı sözlerle insanlara vermek istiyorlardı. Müminlerin ileri gelenleri, böyle bir durumun, ileride ne gibi neticeler hasıl edeceğini düşünemediklerinden ve işin garibi, bu fikri telkin edenler, müminlerden imiş gibi göründüklerinden, bu işi makul karşıladılar. Zahiri sebeplere göre, bu halin, maksada uygun olduğunu zannettiler.

Hatta, şeytanı n, insan şekline girerek onlara bu fikri verdiği de rivayet edilmiştir. Şayet bu fikir, İdris aleyhisselama iman etmeyenlerden gelmiş olsaydı, iman sahibi olanlar, durup düşünürler, böyle bir durumun, ilk bakışta faydalı görünse bile, mahzurlarının da bulunabileceğini tahminde geç kalmaz ve buna göre hareket ederlerdi. Lakin bu fikir, mümin görünen münafıklar tarafından ortaya atıldığı için, hemen hiç kimse karşı çıkmadı. Üstelik herkes tarafından da kabule şayan görüldü.

Böylece münafıkların sinsi planları tuttu ve ilk başta maksatlarına uygun bir şekilde işlemeye başladı. Nihayet insanlar, kendilerine doğru yolu gösteren ve nasihatlerde bulunan Ved, Süva, Yegus, Yeuk ve Nesr isimlerindeki o alim zatların birer suretlerini yaparak, onların daha ziyade bulundukları yerlere diktiler. Bunu, güya o alimlerin feyzlerinden istifade etmeyi kolaylaştırmak, onları unutmamak için yapmışlardı. Zaman akıp giderken, insanlar, bu suretlerin, daha küçüklerini yapıp evlerinde bulundurmaya başladılar. Böylece, onların feyzlerinden daha çok istifade edeceklerine, nasihat ve vasiyetlerini unutmayıp, onlara tam uyacaklarına inanıyorlardı. Münafıkların, hak dine düşman olanların sinsi planları, maksatlarına uygun bir şekil almıştı. Nesiller değişip, bunları n dikiliş maksatları unutulunca, insanlar zamanla bunlara daha çok tazim etmeye başladılar.

Bu husus, münafıklarca, dine daha çok sarılmaya ve bağlanmaya sebep şeklinde gösteriliyor ve büsbütün yoldan çıkarabilmek için, tahrişeri olanca hızı ile devam ediyordu. Öyle bir hale geldi ki, insanlar, farz ibadetlerini yaptıktan başka, muayyen zamanlarda o suretlerin etrafında toplanırlar, ziyaret ederler, onlara saygı ve hürmet gösterirlerdi. Mümin olanlar, geçmiş alimlerin yolunda olmak, nasihatlerini hatırlamak perdesi altında, putperestliğe doğru adım adım yaklaştırıldıklarının farkında bile değillerdi. Münafıklar sinsi ve şeytanca hareket ediyorlardı. İnsanlar, bunların evlerde bulunan küçük suretlerine de tazim etmeye, onları, geçmiş alimlerin sohbet ve nasihatlerini hatırlatıcı ve kendilerini kötülüklerden men eden, uyarıcı olarak kabul etmeye başladılar. Uzun yıllar geçip, nesiller değiştikçe, suretlere olan muamele, onların ibadete karıştırılması, önceki müminlerin itikadlarının ve yaptıklarının aksine olarak çok değişti. Bu durum şeytanın ve dine düşmanlıkta ona iş bırakmayan münafıkların çok hoşuna gidiyordu. Çünkü onlar, gitgide maksatlarına ve hedeşerine yaklaşıyorlardı.

Zaman ilerledikçe, yeni yetişen nesiller, bu suretlerin yapılış gayesini unuttular. Şeytanın, münafıkların vesvese ve aldatmaları ile, inanç ve ibadetlerinde değişiklikler meydana geldi. İnsanlar, bu dikili taşlarda üstün vasışar bulunduğunu zannetmeye, diğer yapılan ibadetlerden ziyade, bunlara hürmet göstermeye başladılar. Böylece, daha çok sevap kazanacaklarına, Allahü teala katında bunların kendilerine şefaatçi olacağına, dolayısıyla bunlara daha çok hürmet ve tazim etmenin lazım geldiğine inanmaya başladılar. Daha sonra insanlar, bunlarda, ilahi kudret bulunduğuna inanmaya, bunları, manevi olarak gözlerinde daha çok büyütmeye başladılar. Nihayet, onların ilah olduğunu zannedip, kendilerine put edindiler ve tapınmaya başladılar. Böylece insanlar putlara tapmaya yönelmiş, hakiki ve yegane mabud olan Allahü Teâlâ’ya ibadetten yüz çevirir olmuşlardı. Artık, insanlar putlara ibadet ediyorlardı.

Böylece yeryüzünde ilk defa putperestlik, putlara ibadet etme başlamış, şeytan ve onun avenesi olan münafıklar, maksatlarına kavuşmuşlardı. İnsanlar puta tapmaya başlayıp, Allahü Teâlâ’ya ibadet ve taatten yüz çevirince, tabii olarak, gitgide aralarında, zulüm, ahlaksızlık, fitne, fesat ve zorbalık gibi kötülükler arttı ve yayıldı. Kainatta bulunan her şey, insan aklının idrak edemeyip aciz kaldığı, fevkalade, akıl almaz bir ahenk ve nizam içinde cereyan ederken ve her şey bütün teferruatıyla insanoğlunun hizmetine sunulmuşken, insanlar bunu anlayamıyorlardı. Bütün bu nimetlerden ve her nimetin sahibi olan Allahü Teâlâ’dan gafil idiler. Üstelik Ondan başkasına, putlara ibadet ediyorlar, bu halin Allahü Teâlâ’yı gadaba getireceğini, kendilerine azap edeceğini bir türlü akıl edemiyorlardı. Kainattaki birçok mahluk, kendilerinde hiç şuur olmadığı halde, insanlara hizmet ederken, bu insanlar, ihsan edilmiş olan akıl ve şuurlarını kullanmayarak, Allahü Teâlâ’dan başkasına ibadet ediyorlardı.

Hiç kimseye fayda ve zararı olmayan taş parçalarına tapan insanlar, hakiki ve yegane mabud olan Allahü Teâlâ’dan yüz çevirip, Ona kulluk etmekten uzaklaştıkça, daha çok bozuldular. Zaten, Onu unutup, başka şeylere ibadet etmeleri, her fenalık ve alçaklığın habercisi olup, en büyük kötülük ve çirkinlikti. Nitekim insanlar günden güne daha da bozularak her türlü fenalık ve ahlaksızlığı işler oldular. Güçlü, kuvvetli olanlar, zayıf ve aciz kimselere zulmederlerdi. Fakirler, garipler, zavallılar, güç ve kuvvet bakımından zayıf olanlar, kötülerin şerlerinden korunabilmek için kaçacak yer ararlardı.

Hz. Nuh’un yetişmesi

Zulüm ve haksızlıkların gün geçtikçe biraz daha çirkinleşerek , her gün biraz daha kök saldığı bu kavmin içinde, bunlara hiç benzemeyen birtakım kimseler vardı. Bunlar hiçbir zaman Allahü Teâlâ’dan başkasına ibadet etmeyen ve tevhit dininden ayrılmayan insanlar olup, kavmin azgınlık ve taşkınlıklarına kapılmamı ş, hakiki iman sahibi temiz müminler idi. Hz. Nuh’un ailesi de, bunlar arasında idi. Bu müminlerin istisnasız hepsi, Hazreti İdris’in bildirdiği dinin esaslarına inanarak, uygun amel eden, takva sahibi Salih kimselerdi. Fakat zalim hükümdarlarından korktukları için, imanlarını gizlerlerdi. Zaten sayıları pek az olup, üçü beşi geçmezdi. Nuh aleyhisselam, gençliğinde bir müddet çobanlık yaparak, kavminin sürülerini otlattı. Zaman zaman ticaretle meşgul oldu. Her ne kadar, bu vesilelerle, kavminden, inanmayanlar ile teması olduysa da, onları putlara taptıkları için sevmedi.

Kavminin başında, Kabil’in soyundan gelme, Dermesil veya Dernesil isminde çok zalim bir hükümdar vardı. Dermesil, içki içer, kumar oynar, zamanını oyun ve eğlence ile geçirirdi. Onun zamanında, demir, bakır ve kurşundan muhtelif eşyalar yapılırdı. Dermesil ve kavmi, baba ve dedelerinin putları olan Ved, Süva, Yegus, Yeuk ve Nesr isimlerindeki putlara ibadet ederlerdi. Demir, bakır ve kurşunu rahat işleyebildikleri için, kendilerine göre muhtelif suretlerde şekiller yaparlar, sonra bu şekil ve heykelleri put kabul edip, onlara ibadet ederlerdi. Böylece muhtelif şekillerde binlerce putları oldu. Her kabilenin ayrı bir putu vardı. Daha sonra Dermesil, putlar için büyük bir put hane yapılmasını emretti.

Her put, pek güzel, kıymetli örtülerle döşenmiş masalara kondu. Ayrıca putlar için, nöbetle vazife yapan hizmetçiler vardı. Hz. Nuh, onların bu gülünç durumlarını hiç tasvip etmez ve onlardan uzak kalırdı. Aralarına karışmadığı gibi, bayramlarına da iştirak etmezdi. Bu kadar azgın, haddi aşmış, her türlü ahlaksızlık ve kötülüğün yayılıp, yerleşmiş olduğu bu kavme, Allahü teala, Hazreti Nuh’u elli yaşında peygamber olarak gönderdi. Peygamber olduğunu haber vermek ve kendisini müjdelemek üzere, Allahü teala Cebrail aleyhisselamı Hz. Nuh’a gönderdi. Cebrail aleyhisselam, Hazreti Nuh’un yanına gelerek dedi ki: – Esselamü aleyke ey Nuh! – Ve aleykümselam. Kimsiniz? – Ben Cebrail’im. Allahü teala tarafından, peygamberliğini bildirmek için geldim.

Allahü teala sana selam ediyor. Seni kavmine peygamber yaptı. Dermesil ve kavmine git! Onları, Allahü Teâlâ’ya iman etmeye, yalnız Ona ibadet ve kullukta bulunmaya davet et! Böylece o zamanda, o beldede yaşayan bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Nuh aleyhisselam, dokuz yüz elli sene, insanları imana çağırıp, Allahü Teâlâ’nın emirlerine uymaya davet etti. Hazreti Nuh, peygamber olduğu kendisine bildirildikten sonra, kavmine nasihat etmeye, onları imana davet etmeye başladı. Muhammed aleyhisselam gibi, Hz. Nuh da peygamberliğinin ilk zamanlarında, gizliden gizliye insanları hak dine davet ediyordu. Yılmadan, gece gündüz, gayret ederek çalıştı. Bir zaman sonra açıktan açığa insanları dine davet etmeye başladı.

Kavminin ismi Beni Rasim idi. Onlara dedi ki: – Ey kavmim! Allahü Teâlâ’ya ibadet ediniz! İbadet edilecek Ondan başkası yoktur. Eğer Ona iman etmezseniz, kıyamet gününde size büyük bir azabın isabet etmesinden korkuyorum. Ben size Allahü Teâlâ’nın azabını haber veriyor ve azaptan kurtuluşun çaresini açıklıyorum. Allahü Teâlâ’dan başkasına ibadet etmeyin! Bana muhalefet etmeniz halinde, bir gün, dünyada suda boğulmakla, ahirette ise ateş ile, üzerinize elem verici çok şiddetli bir azabın gelmesinden korkuyorum. Nuh aleyhisselam, insanları bu şekilde Allahü Teâlâ’ya iman ve ibadete çağırırken, kavmi, tam bir sefahat içinde idi. İçki, kumar, zina, zulüm, haksızlık gibi her türlü ahlaksızlık ve kötülük almış yürümüştü.

Hz. Nuh da, diğer bütün peygamberler gibi, çocukluğunda da, kavminin azgınlık ve taşkınlıklarına, bozuk işlerine kapılmamıştı. Çocukluk ve gençliğinden itibaren Salih bir zat ve emin bir kimse olarak tanınmış ve hiç kimse, ondan bir sıkıntı ve rahatsızlık görmemişti. Böyle olunca, onun, tevhit dinine davetinin çok tesirli olması, hemen herkesin onun davetini kolayca ve hemen kabul etmesi icap ediyordu. Ama böyle olmadı. Bilhassa kavminin ileri gelenleri ona karşı çıktı. Çünkü onun söyledikleri, bu haddi aşmış kimselerin, habis zevklerine gem vuruyor ve bu kötü işlerden vazgeçmelerini emrediyordu. Bunun için Hazreti Nuh’un davetine çok az kimse icabet etmişti. Nuh aleyhisselam bir bayram gününde kavminin yanına gitti.

O günü bayram olarak, babaları, yani o azgın kavimde bulunanları n bir kısmının ataları, dedeleri olan Kabil koymuştu. Onlar kendilerine göre bayram günü geldiğinde, bir yere toplanırlar, putlarını masaları n üzerine dikerek, onlara kurban keserlerdi. Putların önünde secdeye kapanarak ibadet ederlerdi. Ayrıca içki içerler ve çalgı çalıp oynarlardı. Kadı n erkek karışırlar, hatta hepsi çıplak olarak bir arada bulunur, zina yaparlar, her türlü ahlaksızlık ve rezaleti işlerlerdi. İşte böyle bir günde Hz. Nuh, onların bulunduğu yere vardı. Giderken de; “Allah’ım! Onlara karşı bana yardım eyle” diye dua etti. Kendilerine yaklaştığında, yüksek sesle şöyle seslendi: – Ey kavmim! Allahü teala tarafından, size nasihatçi olarak geldim.

Sizi, Allahü Teâlâ’ya iman ve yalnız Ona ibadet etmeye davet ediyorum. İbadet edilecek Ondan başkası yoktur. Sizi, putlara ibadet etmekten men ediyorum. Allahü Teâlâ’dan korkun, bana itaat edin! Hazreti Nuh böyle söylerken, masaların üzerlerinde bulunan putların hepsi yere devrildi.

Hz. Nuh’un daveti

Nuh aleyhisselamın, kavmini putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırması üzerine, kavmin meliki olan Dermesil, yanında bulunanlara, “Bu da kim” diyerek, alay edici bir tavırla Hazreti Nuh’u sordu. Onlar da dediler ki: – Ey Melik! O, bizim kavmimizden olduğu halde, hali bize uymayan birisidir.

İsmi Nuh bin Lamek’tir. Önceleri akıllı idi. Sonra aklını kaybedip peygamber olduğunu, Allahü Teâlâ’dan kendisine vahiy geldiğini iddia etmeye başladı. O, mecnun, yani delidir. Şuanda cinneti, deliliği fazlalaşmış olduğundan böyle şeyler söylüyor. – Peki neler söylüyor? – O, insanları, bir olan Allahü Teâlâ’ya iman etmeye, Ondan başkasına ibadet etmemeye davet ediyor. “İbadet edilecek Ondan başkası yoktur” diyor. Bizi, putlarımıza ibadet etmekten men ediyor. Bu söylenenlere çok kızan Dermesil, derhal onu, huzuruna getirmelerini emretti. Dermesil’in adamları, hemen Hz. Nuh’u yakalayıp, döverek, onun yanına getirdiler. Dermesil, Hz. Nuh’a dedi ki: – Yazık sana, demek sen bizim ilahlarımızı inkar ediyorsun ha!.. Söyle bakalım sen kimsin? Hz. Nuh, büyük bir sabır ve tevazu ile, fakat vekar ve heybet içerisinde buyurdu ki: – Ben Nuh bin Lamek’im. Alemlerin Rabbi olan Allahü tealanın peygamberiyim.

Sizleri, Allahü tealaya imana davet ediyorum. Onun peygamberi olduğumu tasdik etmeniz ve putlara ibadeti terk etmeniz için, nasihat vermek üzere, peygamber olarak gönderildim. Bunun üzerine Dermesil, Hazreti Nuh’a dedi ki: – Ey Nuh! Sen bize, bizim bilmediğimiz şeyleri anlatıyorsun. Böyle olunca, biz senin saçmaladığını zannediyoruz. Eğer mecnun isen, seni tedavi  edelim. Fakir olduğun için böyle yapıyorsan, sana yardım edelim. Bunun üzerine Hz. Nuh şöyle cevap verdi: – Ey kavmim! Ben deli değilim ki, siz beni tedavi edesiniz. Ben sizin elinizde bulunanlara muhtaç değilim ki, bana yardı m edesiniz. Mülk, kendisinden başka ilah bulunmayan, her şeye galip ve hakim olan Allahü Teâlâ’nındır. Ben sizden böyle şeyler istemiyorum. Benim sizden istediğim tek şey, La ilahe illallah (Allahü Teâlâ’dan başka ilah yoktur) demeniz ve benim, Onun resulü, peygamberi olduğumu tasdik etmenizdir.

Hazreti Nuh’un bu sözlerini dinleyen Dermesil, fena halde kızdı ve “Ey Nuh! Bizim adetlerimize göre bugün bayram olup, adam öldürmek caiz değildir. fiayet böyle olmasaydı, seni, pek şiddetli bir şekilde öldürürdük” diyerek kin ve düşmanlığını bildirdi. Nuh aleyhisselama ilk iman eden, Amure isminde bir hanımdır. Hz. Nuh bu hanımla evlendi. Bundan Sam, Ham ve Yafes adında üç oğlu ile Hadure, Nesure ve Mahbure isimlerinde üç kızı oldu. Daha sonra evlendiği bir kadından da Kenan isimli bir oğlu oldu. Fakat bu kadın daha sonra, Hz. Nuh’un dininden dönüp, mürtet oldu. Yani mümin iken, imandan ayrılıp, imansızlığı seçti ve putperestliğe döndü. Hz. Nuh, devamlı olarak kavmine, kendilerine peygamber olarak gönderildiğini bildirdi. Onlara; putlara tapmaktan, haksızlıktan, zulüm ve işkenceden, aşağılıktan vazgeçmelerini ve içinde bulundukları ahlaksızlıklara son vermelerini söyledi.

Allahü tealaya iman etmelerini ve Onun emirlerine tabi olmalarını, bunlara riayet etmezlerse, Allahü tealanın azabının pek şiddetli ve çok çetin olduğunu her defasında tekrar tekrar haber verdi. Fakat zulüm ve zorbalığa alışmış olan bu gaddar insanlar, buna inanmadılar, kabul etmeyip, karşı geldiler. Nitekim Şuara suresinin 105. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Nuh kavmi, peygamberleri tekzip etti, yalanladı.” Hz. Nuh, inanmayanları, Allahü Teâlâ’nın azabı ile korkutunca, bu halden en çok, kavmin ileri gelen yönetici durumundaki kimseler rahatsız oluyordu. Çünkü, diğer insanların, kendilerine; “Bu peygamber olduğunu söyleyen zat, bizi şiddetli azap ile korkutuyor. Söyledikleri doğru ise halimiz ne olur” demelerinden çekiniyorlardı.

Onlara göre bunun çaresi, azap ile korkutandan kurtulmak, onu susturmak, en azından sindirmekti. Bu sebeple Hz. Nuh’a, en çok kavmin ileri gelenleri karşı çıkıyorlar, pek katı ve sert cevaplar verdikleri gibi, sataşarak eziyet ediyorlardı. Kavmin ileri gelenleri Nuh’a dediler ki: – Biz seni ancak, bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Böyle olunca, senin, ne üstünlüğün ve ne meziyetin var ki, peygamberlik vazifesi ve kendisine tabi olunması icap ettiği gibi bir hususiyet sana has kılınmış olsun. Biz, sana uymuş, iman etmiş olanların da, aşağılarımız olduklarını görüyoruz. Senin ve sana tabi olanları n, bizim üzerimize bir faziletiniz, üstünlüğünüz olduğunu görmüyoruz ki, sen peygamber olmaya ehil ve kendisine tabi olunmaya layık ve müstahak olasın.

Bilakis biz, seni, peygamberlik davasında; sana tabi olanları da, senin sadık olduğunu bilmeleri hususunda yalancı ardan zannediyoruz. Aslında, kendileri pek aşağı ve rezil kimseler olan o kafirlerin; Hz. Nuh’a iman etmiş olan müminleri aşağı görmelerine sebep, iman nimetinden mahrum olmaları, her şeyin, dünyanın zahirinden, görünüşünden ibaret olduğunu zannetmeleridir. Çünkü onlar, dünya hayatından sonra gelen ahiret hayatını, sonsuz yaşamayı bilmezler ve inanmazlardı. Onlara göre lezzet ve zevk veren şeyi daha çok olan, en şereşi ve çok üstün idi. Bundan mahrum olanlar da rezil kimseler idi. Onlar, hakiki kıymet ve üstünlüğün, iman etmekte olduğunu, iman nimeti ile şereşenmiş sıradan bir insanın, imandan mahrum olan bir sultandan çok daha kıymetli ve üstün olduğunu anlayamıyorlardı.

Nuh aleyhisselamın kavmi, peygamber olacak zatın, melek veya melik, yani hükümdar olması icap ettiğini düşünüyorlar, bunun aksini kabul etmiyorlardı. Ayrıca, iman eden zayıf kimselerle birlikte olmak istemediklerini bahane ederek, Hazreti Nuh’a dediler ki: – Etrafındaki o aşağı, mal, mevki sahibi olmayan kimseleri kov! O zaman belki biz de sana inanırız. Yoksa onlarla beraber olmayı kendimiz için aşağılık sayarız. Nuh aleyhisselam, kavminin bu karşı çıkmalarına ve bozuk isteklerine şöyle cevap verdi: – Ey kavmim! Bana haber verin! Eğer ben, Rabbim tarafından, davamın doğru olduğuna açık hüccet ve delil üzere gelmiş isem; O, kendi katından bana nübüvvet, peygamberlik vermiş ise ve bütün bunlar da size gizlenmiş, sizde bunları görecek göz yok ise, istemediğiniz halde onu size zorla mı kabul ettireceğim? Ey kavmim! Risalet’imi tebliğ ettiğim için, ben sizden mal istemiyorum. Bu yaptığım tebliğ işine karşılık, benim ecrim Allahü tealaya aittir.

Sizin talebinizle müminleri yanımdan kovacak, tard edecek değilim. Zira onlar, kıyamet günü, Rablerine kavuşup mükafatlarını alacaklar. Allahü teala, onlara mükafat verdiği gibi, onlara zulmedenlere ve onları terk edenlere, kovanlara da cezalarını elbette verir. Lakin ben sizi; kıyamet günü Allahü tealanın huzurunda mertebeleri çok yüksek olan, Allahü tealaya iman etmiş müminlere, rezillerin de rezilleri demekle küstahlıkta bulunan, böylece cahillik eden bir kavim olarak görüyorum. Ey kavmim! İman edip, bana tabi olan müminler, bu durumda iken, ben sizin arzunuza uyarak onları yanımdan kovsam, o takdirde, Allahü tealanın azabından beni kim kurtarır? Benim onları kovmamı n, yanımdan uzaklaştırmamı n doğru olmadığını düşünmez misiniz?

Kavmin ileri gelenleri, Hz. Nuh’a akıllarına gelen her sözü çekinmeden söylüyor, her hakareti yapıyorlardı. Bunun için, devamlı hücum ediyorlar, kendi kısır akıllarına ve bozuk mantıklarına göre susturmaya, davasından caydırmaya çalışıyorlardı. Onlara göre Nuh aleyhisselam yanlış yolda idi. Hazreti Nuh’u, anlamak istememelerinin sebebi; gerçekte, kendilerinin bozuk olmalarından ve Hz. Nuh’un, kendi istekleri doğrultusunda hareket etmeyip, onlara hakiki saadet yolunu göstermesindendi. Kavminin ileri gelenleri Hz. Nuh’a dediler ki: – Biz, senin, apaçık bir dalalet içinde bulunduğunu görüyoruz. Hazreti Nuh da onlara cevaben şöyle dedi: – Ey kavmim bende dalalet yoktur. Ben, ancak, alemlerin Rabbi olan Allahü teala tarafından size gönderilmiş bir peygamberim. Rabbimin risalatını, bana vah yettiklerini, çeşitli vakitlerde size tebliğ ediyorum. Doğruluk ve iyiliğiniz için size nasihat ediyorum.


Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.