islam Dini Zorlama Kabul Etmez

Sponsorlu Bağlantı

islam Dini Zorlama Kabul Etmez

Acaba İslam’da, insanları mü’min olsunlar diye zorlamanız için imana icbar var mıdır? Hayır. Peki, buna delil nedir? Buna birçok delil vardır. Bunun ilk delili şudur: İman icbar kabul etmez ve götürmez. Peygamberlerin istediği imandır, zahir İslam ve İslam’ı izhar değil. Ve iman icbar (zorlama) kabul etmez, çünkü iman itikattır. İlgilidir, eğilimlidir, alakadır. İtikadı zorla meydana getirmek mümkün değildir. Deruni (batini) ilgi ve eğilimi zorla oluşturmak imkânsızdır. Acaba bir anne ve baba, kendisini görücülüğe ve istemeye gelen oğlanı sevmeyen kızlarına “şimdi öyle bir iş yapacağız ki onu sevmiş olacaksın, falakayı getiriniz. Şu kadar vururuz, böylece onu sevmiş olursun deseler kızları o erkeği sever mi? Evet, seviyorum desin, yani yalan sözü söylesin diye ona dayak atılabilir, ama eğer dünyanın bütün sopalan onun bedeninde kırılsa bile acaba onun sevmesi sağlanabilir mi?

Yani sopayla dostluk ve sevgi meydana getirmek mümkün mü?! Böyle bir şey imkânsızdır. Onun başka bir yolu vardır. Eğer insanların kalbinde iman oluşturmak istersek, bunun yolu cebr ve zor değildir, aksine bunun yolu hikmettir. El-mev’izatu’l-Hasenedir., Cadılhum billeti hiye ahsen’dir. Şimdi İslam’da cihat kabilinden bir takım meselelerin olması mümkündür ki inşallah daha sonra bu konu etrafında araştırma ve açıklama yapacağız. Sizin için muhtasar bir hadis okuyayım ve yavaş yavaş açıklamalarımı bitireyim.

Hadiste -Bihar’da- şöyle geçmektedir: Emiru’l-Mü’minin Ali (a) minberde idi. İnsanlara şöyle buyurdu (Her zaman tekrar ettiği bir cümle): “Ey insanlar beni kaybetmeden önce bana sorunuz.  Yani beni kendi aranızda kaybetmeden evvel ne sualiniz varsa sorun, siz ne sorarsanız, ben cevap veririm. Ben yerden göğe kadar bilgiliyim. Yani yer konusunda istediğinizi sorunuz, gök konusunda istediğinizi sorunuz, sınırlama yoktur. Bir zaman görünüşü ve kıyafeti Yahudi Araplardan olduğunu gösteren bir şahıs gördüler (Hem görünüşü Arap olduğunu gösteriyor ve hem de elbise biçimi Yahudi olduğunu gösteriyordu. Bir alamet söylemişlerdir: ince vücutlu uzun boylu esmer yüzlü ve birde yayı sırtına atmış olan bir adam).

Bu adam meclisin köşesinden kalktı ve sert bir şekilde konuşmaya başladı: Ey kendini beğenmiş iddialı adam, bilmediğin bir şeyi iddia ediyorsun! Her hususta bana sorunuz sözü nedir?! Acaba gerçekten sen, senden her ne sorarlarsa sorsunlar cevap verebilir misin?! Hz. Ali halife olduğu halde, başladı Hz. Ali’ye saygısızlık etmeye. O adam, Ali’nin metodunu, eğer bir kimse kendisine sövse ve kötü laflar etse hemen o söven adam için “boynunu vurunuz” diyen bir kimse olmadığını bildiği için bu şekilde Hz. Ali’ye saygısızlık yaptı. Ashab hemen yerlerinden kalktılar ve harekete geçtiler. Ona saldırmak istiyorlardı. Derhal Ali (a) onların önünü tutu. Bir cümlesi vardı ki ben o cümle itibariyle bu hadisi naklettim. Hz. Ali şöyle buyurmuştur:    

“Baskıyla Allah’ın hüccetleri kaim olmaz.”Bana bir söz söylemiştir. Bir sorusu vardır, bırakın, gelsin yanıma, sorusunu sorsun. Eğer cevap verirsem o yaptığından pişman olur. “Şiddetli bir şekilde sahabenin önünü tuttu. Ve dedi ki: Kes sesini, kaybol, ona dayak atınız, senin babanı (mezardan) çıkarırız! gibi nedir bu saçma sözler?! Böyle ilahi hüccetler kaim olmaz. Eğer ilahi hüccetleri ikame etmek istiyorsanız, onun yolu bu değildir. Onun yolu yumuşaklık ve mülayimliktir. Çünkü karşılıklı ilişki ve muamele kalple ve gönülledir, fikirledir, ruhladır. Makam, davet ve İslam’ı tebliğ makamı olduğu zaman, mesele bu kabildendir.

Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin (a) düşmanın inadı, çekişmesi ve kavgasıyla karşı karşıya kaldığı yerde başını öyle yukarda tutuyor ki, hiç bir güç kaşını büküp oynatamıyor. Başını aşağı indiremiyorlar. Fakat kendilerine hidayet etmesi ve irşadda bulunması gereken şahıslarla yüz yüze geldiği zaman da muhtemelen onların özensizliklerinden sarf-ı nazar ediyor, onların itinasızlıklarına göz yumuyor. Züheyr ibnu’1-Kayn, kafilesiyle Mekke’den hareket etmiş geliyor. İmam Hüseyn de geliyor. Züheyr, İmam Hüseyin’le karşı karşıya gelmemeye, yani eğer İmam Hüseyin’in yaklaştığını görürse, kafilesini başka bir taraftan götürmeye gayret ediyor. Eğer Hz. Hüseyin ve arkadaşları bir yere konmuşlarsa özellikle başka bir konağa iniyor Züheyr. O Hz. Hüseyin’den utanıp çekinme durumunda kalmamak için O’nunla göz göze gelmek istemiyorum diyor. (Bu sözün özetidir.)

Dinimizde Zorlama Yoktur

İmam Hüseyin de, Züheyr’in bunun için uzaklaştığını anlıyor. Fakat İmam Hüseyin, burada Züheyr’in aldatılmış, deyim olarak söylersek Osman’ı, yani Osman’ın tarafları bir adam olduğunu teşhis etmiştir. Buna göre malum oluyor ki, Osman’ın taraftarları onu kendi grupları içerisinde götürmüşlerdir ve Züheyr onların çevresindendir. Fakat garazsız bir insandır; (kendi kendine söylüyor) bize itina etmemiştir, etmesin. Bizim vazifemiz hidayet ve irşad etmektir. Tesadüfen Züheyr, mecburen Eba Abdillah, çadırını bir tarafa kurmuş, Züheyr de başka bir tarafa kurmuştu, İmam Hüseyn, Züheyr’in kendisiyle yüz yüze gelmek istemediğini biliyor, fakat Züheyr’e tezekkür etmek, yani hatırlatıp öğüt vermek istiyor. “Öğüt verip hatırlat, çünkü sen muhakkak ki öğüt verici-hatırlatıcısın.” ayeti gereği Züheyr’i uyandırmak, kendisine getirmek istiyor.

Gaflet uykusundan uyandırmak istiyor. Tabii onu zorlamak istemiyor. Bir kişiyi O’nun yanına gönderdi. Gönderirken elçiye şöyle dedi: Züheyr’e git ve şöyle de: “Eba Abdillah’a cevap ver, yani söyle, Eba Abdillah seni istiyor. Buraya gelsin” diyor. Züheyr ve arkadaşları bir çadırda daire şeklinde hep beraber oturmuşlar, geniş bir sofra kurmuşlar ve yemek yemekle meşgul olmaktadırlar. Ansızın çadırın perdesi yukarı kalktı ve Hz. Hüseyin’in gönderdiği adam içeri girerek, kendisine verilen mesajı söyledi: Ey Züheyr! Eba Abdillah’a cevap ver, Hüseyin bin Ali seni istiyor. Züheyr (kendi kendine şöyle dedi:) eyvah! Korktuğum başıma geldi. Arkadaşlar da olayı ve meseleyi biliyorlardı. Kitaplar “onların eli -bizim deyimimizle- öylece yemekte kaldı.” şeklinde yazmışlardır.

Bir taraftan da Züheyr, İmam Hüseyin’in kim olduğunu, Peygamberin çocuğu olduğunu ve O’nu reddetmenin doğru bir iş olmayacağını biliyordu. Bir Arap atasözü vardır; Arap şöyle der: “Sanki başının üzerinde kuş var.” diyor. Yani öylece kaldılar, sanki başlarındaki kuş uçmasın diye. Züheyr, ne diyeceğini kestiremedi. Sessizlik çadırı doldurmuştu. Cenab-ı Züheyr’in arife bir hanımı vardı. Bu kadın, durumu gözetlemekteydi. Çadırın dışından bakıp dikkat etti ki Eba Abdillah’ın elçisi gelip Züheyr’i davet etmiş- Züheyr ise sükût etmektedir. Ne geliyorum diyor, ne de gelmiyorum diyor. Bu mü’min arife kadın gayrete geldi ve hemen çadırın yanına gelerek perdeyi kaldırdı ve azarlayarak şöyle dedi: Züheyr! Utanmıyor musun?! Kalk! Züheyr derhal yerinden kalktı ve harekete geçerek Eba Abdillah’ın huzuruna gitti.

Tezekkür şöyle iş yapıyor: Eba Abdillah’la Züheyr arasındaki müzakerelerden elde tam ve dakik bir bilgi yoktur. Hazretin, Züheyr’e ne buyurduğuna dair elimizde kesin bir bilgi mevcut değil. Fakat kesin ve açık olan şey şudur ki Eba Abdillah’ın huzuruna giren Züheyr’le dışarı çıkan Züheyr sanki farklı iki kişi idi. Yani yorgun, ezik, isteksiz, çekingen kaşları çatık ve yüzü kırışık Züheyr gitti. Birden bire Eba Abdillah’ın huzurundan güler yüzlü ve memnun bir Züheyr’in çıktığını gördüler. Tarihçiler şu kadarını yazmışlardır: Hazret O’nun ruhunun derinliklerinde olan, unuttuğu ve gafil olduklarını ona hatırlattı, yani uyuyan birisini uyandırdı. 

Tebşir, tezekkür, uyandırma olduğu zaman böyle solup, sönmüş birisini güç ve enerjiden bir abideye dönüştürüyor. Züheyr’in çehresinin değiştiğini ve bu Züheyr’in önceki Züheyr olmadığını gördüler. Sonra Züheyr, kendi çadırının bulunduğu yere geldi. Oraya varınca ferman verdi: Benim çadırımı yıkınız! Ve şöyle vasiyet etmeye başladı: Benim mallarım şöyle olsun. Oğullarım böyle olsun. Oğullarım böyle olsun, kızlarım da şöyle; Karısına da şöyle vasiyet etti: Falan kişi karımı babasının yanına götürsün. Öyle bir konuştu ki herkes Züheyr dönmeyecek. Bu arife kadın artık herkesten çok meseleyi idrak etti. Geldi: Züheyr! Sen yüce makamlara ve ulaşman gereken yere ulaştın. Ben anladım ki sen Fatıma’nın çocuğunun hemen yanı başında şehit olacaksın. Hüseyin kıyamette senin şefaatçin olacak. Züheyr! Seninle beni aramda kıyamette ayrılığa neden olacak bir iş yapma, ben, kıyamette Hüseyin’in annesinin bana da şefaat etmesi ümidiyle senin eteğini tutuyorum.

Bu tezekkür ve uyandırma işi, İmam Hüseyin’le buluşup görüşmekten hoşlanmayan Züheyr’i öyle bir yere getirdi ki, İmam Hüseyin’in ashabının gönlünü kazandı ve aşure günü Eba Abdullah, sağ cenahı Züheyr’e verdi. Bu şerefli adam o kadar ilerledi ki, bildiğimiz gibi aşura gününde Eba Abdullah, yalnız kaldığı ve Ashabı ve Ehl-i beytinden herhangi biri olmadığı zaman meydanın ortasına geldi ve ashabına seslendi. İşte o zaman ilk safta isimlerini saydığı kişilerden biri Cenab-ı Züheyr idi: Ey Ashab-ı Safa! Ey savaşçılar! Ey Müslim bin Akil, ey Hani bin Urve, Ey Züheyr! Uykunuzdan kalkınız ve azgınlara karşı Rasulullah’ın haremin himaye ediniz ve müdafaa ediniz.

Hareket güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah’a aittir. En büyük, en celil ve en kerim isminle ey Allah!..

Ey Rabbim! Bizim hepimizin işlerine hayırla son ver. Senden, gönülden titreyerek korkmayı kalplerimize yerleştir! Hepimizin niyetlerini halis kıl!…

 

Sponsorlu Bağlantı

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.